Archive for the ‘ Tarih, gerçek tarih burdaaa, gel vatandaş!… ’ Category

Agharta 033 – Voynich El Yazmaları

Voynich el yazmaları, gizemli sırlarla dolu ve metinleri bir türlü çözülüp deşifre edilememiş, hemen her sayfasında çok ilginç el çizimi resimler olan bir antik kitaptır. Kitabın 15. ve 16. yüzyıl arasındaki bir dönemde yazıldığı düşünülmektedir. Eserin yazarı, tam metni, ana teması, amacı, ve yazı dili hala bilinmemektedir. Elyazmasının bu kadar ilgi çekmesi ve araştırmacıların ondan vazgeçmemesinin sebebi biyoloji, astronomi, astroloji, bitkilerle ilgili çok ilginç çizimler içermesi ve bunlardan bazılarını çizebilmek için çok iyi bir teleskopa, mikroskoba sahip olmak gerektiği ama eserin döneminde bunun olamayacağı gerçeğidir.

Gerçek adı belli değil

Kitabın ismi onu 1912′de keşfeden Polonya asıllı Amerikalı antika kitap koleksiyoncusu Wilfrid M. Voynich’ten gelmektedir. Wilfrid M. Voynich uzun çabalamasına rağmen yazmaların sırrına erişememiştir.

Kitapla ilgili yapılan çalışmalar sonucu onun 1450-1520 tarihleri yazıldığı sonucuna varılmıştır.

Kitabın özellikle ilk kısımları ile ilgili hiç bir sonuca varılamazken tespit edilen sayılı somut sonuçlar; kullanılan dilin var olan hiç bir dille bağdaşmaması ve yardımcı olabilecek tek verilerin de kitaptaki çizimler olduğudur.

421854_10150595333868565_1672313216_n

Yazı dili çözülemiyor

Bu garip eser profesyonel ve amatör bir çok kriptograf, tarafından defalarca incelenmiş hatta 2. Dünya Savaşı sırasında çalışmış ünlü şifre çözücüler tarafından da araştırılmış ama metinler hakkında hiç bir bulgu edilememiştir.

Bazı bilim adamları el yazmalarının bu kadar gizemli olması yüzünden tamamen uydurma bir dille yazılmış, zekice bir antik kandırmaca olduğunu düşünmüştür. Onlara göre kitap çözülememektedir çünkü çözülecek bir şey “yoktur”, tamamen uydurmadır! Ama çizimlerde yer alan ve bir süre öncesine kadar varlığın bilinmeyen bitkilerin keşfedilmesi yazmaların tekrar bilim dünyasında önem kazanmasına neden olmuştur.

Eserle ilgili bulunan en eski yazılı kayıt 17. yüzyıl başlarında yaşamış olan Çek asıllı simyacı Georg Baresch’in, Mısır hiyerogliflerini çözen Romalı Athanasius Kircher’e gönderdiği bir mektup ve kitabın nüshası ile yazıların çözülmesine dair yardım istemesidir. Collegio Romano’da öğretim görevlisi olan Kircher el yazmalarının aslının kendisine gönderilmesini talep etmiş ama Baresch tarafından reddedilmiştir. Baresch’in ölümünden sonra yakın arkadaşı Johannes Marcus Marci’ye bıraktığı kitabı Marci, Kircher’e göndermiştir ve kapağın arkasına eklediği not günümüzde hala durmaktadır.

Bundan sonraki 200 yıl boyunca kitapla ilgili herhangi bir yazılı belge bulunmamaktadır.

baths09

Meleklerin dili mi?

1912′de Collegio Romano finansal sıkıntı yaşadığı için gizlice el altından sahip olduğu bazı malları satışa çıkartmıştır. Kitapçı ve koleksiyoncu Wilfrid Voynich aralarında bu kitabında bulunduğu 30 el yazması eseri satın almıştır. Onun ölümünden sonra kitap eşine kalmış ve en sonunda Yale Üniversitesi’ne bağışlanmıştır.

Voynich yazmaları ile ilgili en çok inanılan teori onun Kraliçe 1. Elizabeth’in danışmanı olan matematikçi ve astrolog John Dee’ye ait olduğudur. Dee’nin yardımcısı ve en yakın dostu simyacı ve medyum Edward Kelley idi. Kelley, gizli bir antik mezardan aldığı bir toz ile bakırı altına dönüştürebildiğini iddia ediyordu. İkilinin iddialarına göre, kristal küresi vasıtasıyla meleklerle bağlantıya geçen Kelley onlarla Enochian adı verilen özel dillerinde uzun görüşmeler yapıyor, Dee’de bu görüşmeleri kayda geçiriyordu. Voynich el yazmalarının bu dilde, yani meleklerin dili Enochian diliyle Dee ve Kelley tarafından yazıldığına inanan pek çok kişi var.

manuscrito151

Bitkiler nereye ait?

Eserin konusu ile ilgili genel izlenim, gizli ilimlerle ilaç yapımına yönelik farmokinetik bilimi olduğuna dair. Yine de yazmaların kafa karıştırıcı görsel içeriği bu konuda kesin bir yargıya varmayı engelliyor.

Kitabın ilk kısmı bitkilerle ilgili ama çizimlerde hala tanımlanamamış bitkiler olması durumu daha da gizemli hale getiriyor. Şimdiye kadar elle çizilmiş bu bitki resimlerin sadece bir kaçı tanımlanabildi. Diğer tanımsız bitkilerin bazıları 3 farklı bitkinin karışımından oluşmuş gibi görünüyor. Hatta kök kısmında başlayan bir bitki türü yukarı dallara çıkıldıkça diğer bir bitkiye dönüşüyor ve çiçekleri de üçüncü bir bitkiye ait oluyor. Bir nevi mutant, dönüşmüş bitki çeşitleri sayfalarda yer alıyor.

Çizimlerdeki bitkilerden ikisinin Amerika kıtasında yetişen ay çiçeği ve kırmızı biber olduğu belirlenmiş ama kitabın yazılma tarihinde Amerika henüz keşfedilmemiş olduğu için bu duruma bir açıklama getirilememiştir.

voynich

Mikroskop olmadan hücreyi nasıl çizebilir?

Kitabın diğer bölümü olan biyoloji ise başlı başına şaşırtıcı detaylar ve sırlarla dolu. Simyacılıkta kullanılan kazanların ve tüplerin yer aldığı bazı çizimler kitabın iksir ve ilaç hazırlamakla alakalı olduğu teorisini güçlendirmiştir. Ama o zamanın simya literatüründe bulunan ana sembollerin (kartal, mezardaki adam, yatakta bir çift gibi) hiç biri kitapta yer almamaktadır. Diğer bölümün aksine bu bölüm bir çok insan figürü ile de doludur. Bu bölümdeki çizimler günümüzün hücre bilimi ile benzerlik göstermektedir ki burada da bir başka muamma ortaya çıkmaktadır: O dönemde mikroskop henüz bulunmadığı için birisi nasıl olurda hücrenin yapısını çizebilir?

Astroloji bölümü ilk bakışta konususun ne olduğunu belli etse de yine burada da alıştığımız semboller ve figürler yoktur. Tüm astrolojik semboller hiç var olmayan farklı şekiller ve varlıklarla ifade edilmiştir.

Voynich_Manuscript_(170)

Yeni keşfedilen bir galaksi kitapta yer alıyor

En ilginç bulgulardan biri astronomi bölümümdedir. Klasik astronomi çizimlerinde yer alan evreni sembolize eden dairenin içinde hiç de muntazam olmayan 4 kollu bir şekil yer almaktadır ve bu ancak günümüzde bilinen bir galaksiyi resmetmektedir. Peki sadece gelişmiş bir teleskopla tespit edilebilecek bir bilgiye kitabın yazarı nasıl erişmiştir?

Yazarı üstün zekalı bir insan mı, başka alemlerle konuşan bir medyum mu?

Bir başka tuhaflık ise yazmaların şifreli bir şekilde kripto ile yazılmış olmasıdır. Kriptoloji aktif olarak 16. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır ki bu da kitabın yazılma tarihinden çok daha sonradır.

Bu gizemli kitabı Kennedy ve Churchill de incelemiş ve kitaplarında ondan bahsetmişlerdir. Her ikisi de kitapta kullanılan yazım dilini ruhlar aleminden veya başka bir boyuttan gelme olabileceğini söylemiştir.

Yazmaların dili ile ilgili bir başka teori de kullanılan dilin Asya kökenli olduğudur. Bazı bilim adamları yaptıkları incelemelerde Çin, Nepal ve Burma’daki dillere özgü bazı özellikler tespit etmişlerdir. Ama kitabın dili ile Asya dilleri arasında tam bir örtüşme sağlanamamış araştırmacılar bunun nedeninin belki de antik bir Asya dili kullanılması olduğunu söylemişlerdir.

Meleklerin dili, ruhların dili, kaybolmuş bir medeniyetin dili ya da tamamen uydurma, her ne olursa olsun Voynich el yazmaları yüzyıllardır gizemini korumakta ve hiç bir şekilde sırrını açık etmemektedir.

Voynich_manuscript_bathtub2_example_78r_cropped

Gizem hala devam ediyor

Bir kandırmaca için fazla karmaşık ve sistematik olan kitabın ne anlattığını bulmak bilim adamları ve araştırmacılar için bir tutku haline gelmiştir.

Bitki bilimi, biyoloji, astronomi gibi fen ve bilim içeriğinin olması onun gizli kapıları açabilecek anahtarları barındırdığı umudunu arttırmaktadır.

Kim bilir belki de yanıp kül olan İskenderiye Kütüphanesi’ndeki gizli ilimler kitaplarının toplu sırrı bu kitabın içindedir?

voynich-8

Kaynak : http://onlerr.tr.gg/Voynich-el-yazmalar%26%23305%3B.htm

Agharta 032 – PanzerKampfWagen VI (Tiger Tank)

Naziler için doğu cephesi korkunç bir hale gelmişti, 1940 yılının sonuna doğru başlayan yenilgi Almanların Ruslara karşı üstünlüğünü kaybetmesine sebep olmuştu. Almanların Rus cephesinde kaybetmesinin en büyük nedeni, Rusların 1940 yılında geliştirdiği ve T-34 tankıydı.

T-34 tankları zamanına göre çok ileri seviyeli bir tanktı ve Almanların püskürtülmesinde büyük rol oynamıştı.

300px-Char_T-34

Rusların ünlü T-34 tankı

1942 yılında ünlü Alman mühendisi Ferdinand Porsche tarafından tasarlanmıştır. Ferdinand Porsche ve oğlu savaş sonrasında ünlü Alman, “Porsche” otomobil fabrikasını kuracaklardı.

300px-Char_T-34

Tiger Tankların tasarımcısı ünlü mühendis Ferdinand Porsche

Tiger Tanklar ilk defa dünyanın en büyük tank savaşı olan Kursk Savaşında kullanılmışlardır. Bu savaş sırasında Tiger Tanklar T-34′lere göre çok büyük bir başarı göstermiştir. Ortalama her bir Tiger tank altı tane T-34 tankı imha etmiştir. Savaş kayıpları yaklaşık olarak 300 Tiger tank olurken, Ruslar 1600 tane T-34 kaybetmiştir. Ne varki Rusların bitmek bilmeyen kaynakları ve askerleri sebebiyle Kursk muharebesini Almanlar kaybetmiştir.

800px-TigerITankTunis

Tiger Tank muharebe öncesinde

Batı cephesinde ise Amerikan Sherman Tanklar çok zaiyat vermelerine rağmen kaynak ve asker sayısındaki üstünlükle ilerlemeye devam etmişlerdir. Savaş sırasında 20 tane Sherman tankın bir Tiger Tanka saldırdığı bile olmuştur.

Tine savaş kayıtlarına göre tek bir Tiger Tank 167 tane Sherman tank imha ederek rekor kırmıştır. 1944 yılında yeni bir Tiger Tank geliştirilmiş ve Tiger II ismi verilmiştir.

402px-Bundesarchiv_Bild_101I-704-0149-32A,_Russland-Süd,_Panzer_VI_(Tiger_I),_Besichtigung_durch_türkische_Offiziere

Kursk Muharebesi öncesinde Belgorod’da konuşlandırılan 503. Ağır Panzer Taburu’na ait Tiger I ‘i inceleyen Cemil Cahit Toydemir başkanlığındaki Türk askerî gözlemci heyeti mensupları (26 Haziran 1943).

Agharta 031 – 11 Eylül 2001 yada 9/11

11 Eylül 2001 saldırıları Amerika’da, 9/11 olarak adlandırılmaktadır. Bunun sebebi Eylül ayının 11′inde olmasıdır. Tabiki bu konu hakkında bir çok belgesel çekildi olayın iç yüzünü anlamak istiyorsanız, şu belgeselin 2. böümünü dikkatle izleyin;

 

 

Efendim 2001 yılından yıllar önce bir çok filmde 9/11 vurgusu yapılmış durumda;

Clipboard01

1991 yılı Terminatör 2 filminden bir sahne, kamyon duvara çarpmadan önce duvarda yazana dikkatle bakalım.

Clipboard01

Mario Bros 1993 yapımı filmde ikiz kulelerin durumu

Clipboard01

Godzilla 1998 filminden bir sahne saatin akrep ve yelkovanı 9 ve 11′i gösteriyor

Clipboard01

1983 Trading places filmi saat yine 9/11′i gösteriyor

Clipboard02

1992 Gremlins filmi mikrofonlarda 9 ve 11 yazıyor

Clipboard01

1999 Matrix filmi Neo’nun kimliğinde 11 Sep 01 yazıyor, halbuki Matrix’te olaylar 1999 yılında gerçekleşiyordu.

Clipboard01

1997 Sismpsons’ların bir bölümünde New York için 9 ve 11 vurgulanıyor

Gördüğünüz gibi olay gerçekleşmeden yıllar önce bazı sinyaller verilmiş. Birde şu videoyu izleyin;

Agharta 017 – What is Ritual?

Theese books are reliable source for Masons, origins of  Templars and rituals.

The Compasses and the Cross
A history of the Masonic Knights Templer

by Stephen Dafoe

In the Compasses and the Cross, Stephen Dafoe, the author of Nobly Born: An Illustrated History of the Knights Templar, traces the origins and evolution of the Masonic Knights Templar from their beginnings in the middle of the eighteenth century to its present form.

Through the course of the book, Dafoe draws on his knowledge of the history of the original Order as well as that of the modern Masonic variant. Individual chapters will examine the various myths connecting the Templars and Freemasonry put forth by eighteenth and nineteenth century Freemasons including James Anderson, Andrew Michael Ramsay and Baron von Hund, as well as Scottish Freemasons such as William Alexander Lawrie and the Chevalier James Burnes. In addition to separating historical fact from masonic tradition, Dafoe also chronicles the differences in Masonic Templarism as it exists in Britain and the Dominion with that of the United States.

————-

Understanding More about the Knight Templar & Malta Degrees
by Revd Neville Barker Cryer

Whatever does the word ‘Bauseant’ mean? Why does the Malta Cross have eight points? Whatever is a Turcopolier and why do knights have an Admiral? Over the last 25 years, whilst becoming Provincial Prior in two areas, the Revd Neville Barker Cryer has produced shorter booklets providing some of the answers to these and other similar questions. So successful have they been in explaining various aspects of the degrees of Knight Templar and of Malta that it was decided to expand the number of subjects dealt with and make them available to any knight in England. Stories about the Knights Templar and their exploits abound; here is something to help Masonic knights become more informed about what they do and say.

Subjects include: Templar Churches and the Holy Sepulchre, Why Is the Royal Arch Linked with the Knights Templar?, The Pilgrim’s Hat, The Accolade of Dubbing, What Is the Significance of the Mediterranean Pass?, What Does the Patte Cross of the Degrees Mean?, The Malta Banners, What Exactly Was the Office of Conservator?,The Knightly Garments, Is there any Link between the First Templars and Freemasonry?

————–

What Do You Know about Ritual?
by Revd Neville Barker Cryer

This book is developed from a series of lectures that Revd Neville Barker Cryer has been giving at Masonic lodges throughout the country over the years. There is a demand from lodge members for a straightforward yet learned book that will guide the candidate through the various aspects of Masonic Ritual, including its meaning and origins, during the presentation of the particular ceremonies. In this book Neville Barker Cryer gives the reader commentaries on the First, Second and Third Degrees as well as Royal Arch, elucidating for the candidate what can often be an obscure ceremony as well as putting it into a practical context. As always, these are written in the author’s inimitable style which has proved popular and which will encourage, inform and entertain the reader.

————-

Committed to the Flames
The History and Rituals of a Secret Masonic Rite

By Arture De Hoyos and S Brent Morris

Between 1826 and 1884, Dr. Robert. B. Folger (1803-1892), a physician and Masonic historian, wrote at least three manuscript ritual books, two of which were in an obscure and virtually impenetrable cipher. Folger, who had a penchant for controversy, was concealing the fact that he was trying to import the “Rectified Scottish Rite” (also called the R.E.R. or C.B.C.S.) into the United States. The R.E.R. was well-known as a European offshoot of the mysterious Rite of Strict Observance, which claimed that freemasonry descended from the Knights Templar.

For the first time, all of Folger’s ritual manuscripts have been deciphered in full. This dramatic and important book presents the full ritual contents of the earliest known English-language version of the R.E.R.’s Craft degrees, as well as Folger’s complete transcriptions of the Scottish Rite (Rose Croix) Craft ritual, with its installation and table ceremonies, and all seven degrees of “Egyptian masonry” (Pastophor, Neocoris, Melanophir, etc.), plus extracts from the American Order of the Red Cross and Knight Templar degrees.

The authors’ introduction places these degrees in their historical context, which occurred during the most turbulent period of Masonic history. Included is the cryptanalysis of Folger’s ciphers and biographies of the principals. Folger was a man of curious contradictions; a passionate Mason, he was twice expelled from Grand Lodge, and yet died a Mason in good standing.

————-

The Scottish Key
An Investigation into the Origins of Freemasonry

(DVD)

An enigmatic and mysterious topic, subject to allegations and fantasies of all sorts. Spread across the globe, this discrete and mysterious association has been a source of curiosity, fascination and suspicion for over 300 years. Today Freemasonry gathers several millions of people throughout the world.

Protected from the outside world, from which they isolate themselves for the length of an evening, freemasons meet in lodges and there develop a peculiar spirituality. How was this movement born? Are its origins veiled in secrecy? Even amidst its own members, few know the actual beginnings of Freemasonry. The lodges themselves have forgotten from whence they came.

For the first time, based on the most recent findings, a critical documentary investigates the question of the origins of Freemasonry. What are its links with the Knights Templar? Are they the descendants of stone masons from the Middle Ages? How did the first lodges come to be? Take an esoteric road of unsolved mysteries, starting in England in the 18th century.

Discover the events that led to the creation of the Grand Lodge of London in 1717. Ascertain the true ambitions of the men who launched this incredible adventure, and how the most intriguing fraternal society of modern times was born. Explore the centuries old stone mason lodges and their ties to the birth of Freemasonry in London.

See how these men were inspired by their secular rites such as the mason’s word and the art of memory. Find out the roots of Freemasonry in Scotland, and the real influence of the Middle Ages.

Agharta 014 – Deliler ve Winged Hussars

Tarihimizden bihaber şekilde yetişen McDonalds gençliği, bu yazıyı dikkatle okuyun.

Efendim Osmanlı’da ordunun en önünde savaşa atlayan bir birlik olurdu. Bu birliğin amacı düşman kuvvetlerine korku salmak ve morallerini bozmak idi. Bu birliğe DELİLER denirdi.

(Deliler tüylerle süslü postlar giyerlerdi)

Deliler genelde atlı birliklerdi, gerçek adları klavuz, rehber maasına gelen “Delil” olmasına rağmen düşmanı görünce çıldırmaları ve emir dinlemeden düşman üzerine saldırmaları sebebiyle halk arasında “deliler” olarak bilinirlerdi.

Genelde 20-25 yaşındaki gençlerden oluşan birliklerdi. Türkler, Boşnaklar, Hırvatlar ve diğer bazı balkan ırklarından oluşurlardı. Korkutucu bir görünümleri vardı. Silah olarak eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan taşıyan deliler, başlarına pars ya da benekli sırtlan derisinden yapılmış tüylü bir miğfer giyerlerdi. Kalkanlarını da yine kuş tüyleriyle süsleyen delilerin giysileri aslan, kaplan ve tilki postundan, şalvarları da ayı ya da kurt derisindendi. Ayaklarına ise “serhatlik” denen sivri burunlu mahmuzlu bir çizme giyerlerdi. Üzerlerine ayı, pars, aslan veya sırtlan postundan kılları dışarıda şalvarlar giyerlerdi. Bayraklarında “Kaderde ne varsa o gelir başa” yazılıydı.

(Avrupalıların gözünden deliler)

Mermere tokat atma, 15 kiloluk kılıçlarla savaşma, gülle, topuz fırlatma antremanları yaparlardı. İri yarı olanları düşmanın üstüne atılır ve tek bir tokatla düşmanı yere sererlerdi. Bu durum düşmanın moralini bozardı. Osmanlı tokadı kavramı da buradan gelmektedir.

(Zırhlı şövalyelerin üstüne atlayan Deli Sinan, 16.yy minyatürü)

(Bir Alman çizimi Delileri tasvir ediyor)

(Deliler Eğitim sırasında, Surname-i Humayun adlı kitaptan)

Osmanlı’nın delilerini örnek alan bazı birlikler de, 16. yüzyılda Lehistan(Polonya) tarafından oluşturulmuştur. Genel olarak “Winged Hussars” yani “Kanatlı atlılar” olarak adlandırılmışlardır. 16. ve 17. yüzyullarda altın çağını yaşayan Polonya’nın en gözde askeri birlikleri olmuşlardır. Zırhlarının arkasına, Deliler’de olduğu gibi kanat takmışlardır, 2 metre uzunluğundaki mızraklar ve kuzeyli kılıçları kullanıyorlardı. Bu birliklere “Polish Hussars” adı da verilmektedir. Delilerin kıyafetlerinden etkilenmiş atlı birliklerdi.

(Delilere göre daha fazla zırh giyiyorlardı ve daha düzenli saldırılar gerçekleştiriyorlardı)

(Bir çok oyunda ve fimde teşhir edildikleri için Winged Hussars tüm dünya tarafından bilinmesine rağmen. Biz kendi Delilerimiz için bir film bile yapamadık malesef)

 

 

Agharta 012 – Smyrna Offensive

Başlığın İngilizce olmasına bakmayın. Bu yazıda Büyük Taarruzu ve sonuçlarını yazmaya çalışacağız.

Efendim bilindiği üzere 1. Dünya savaşından sonra Suriye ve Irak’ı kaptırmamıza rağmen, Bugün kü anadolu coğrafyasını da kaptırmak üzereydik. İngilizler kilit nokta olan İstanbul’u alıp diğer kargalara başka yerleri önerdi. İtalyanlar’ın fazla güçlenmesini istemediği için Ege’yi de Yunanlılara münasip gördü.

Fakat Anadolu’da başlayan isyan hareketleri, İngilizler’in bu uyanıklığına kızan Fransızlar’ı ve İtalyanlar’ı kaçırttı. Fransızlar zaten Suriye’yi alarak toprağa doymuştu.

Efendim Anadolu’da yeşeren yeni devlet, bir yandan iç isayanlarla, bir yandan İstanbul Hükümeti ile uğraşmaktaydı. Zamanla güçlenen Ankara hükümeti, Yunanlıları atmakta kararlıydı.

26 Ağustos 1922′de saldırı başlamıştır. Hızla ilerleyen birlikler Yunanlıları batıya doğru püskürtmüştür. 9 Eylül’de de İzmir ele geçirilmiştir. Bir anda başlayıp biten bir savaş değildir. Yaklaşık olarak 3 hafta kadar sürmüştür.

İddia edilenin aksine Yunanlılar denize dökülmemiştir. 9 Eylül’de başlayan kuşatma, 18 eylülde Yunanlıların İzmir’i terketmesiyle son bulmuştur. Taarruz Türk birliklerinin başarısı ile sonuçlanmıştır ve hedeflere ulaşılmıştır. Yıllardır gaza gelen insanlar “Yunan’ı denize döktük” diyerek olayı abartmaktadırlar.

Savaş sonunda oluşan kayıplar şu şekildedir.

Efendim New York Times gazetesinin konuyla ilgili yazılarını görmek isteyenler şu linke bakabilirler;

NY Times Büyük Taarruz

Büyük Taarruz, Dünya literatüründe “Smyrna Offensive” yani “İzmir Saldırısı” olarak geçer, konuyu yabancı kaynaklardan araştırmak isteyenler bu şekilde araştırabilirler.

 

Agharta 011 – Osmanlı donanmasının Fransa’nın Toulon şehrinde kışlaması

Efendim Kanuni zamanında Avusturya’da hakim olan Habsburg hanedanı, kız alıp vererek, akrabalık ilişkilerini kullanarak ve ticari imtiyazlarla Avusturya, Macaristan, Almanya(Kutsal Roma – Cermen imp.), Vatikan, İspanya ve Portekiz ile birlikte bir ittifak oluşturmuşlardır. İttifak başta Fransa ve İngiltere olmak üzere, Osmanlı’ya karşı’da savaşmıştır.

Özellikle Fransa, Habsburgların tacizine oldukça fazla maruz kalmıştır. Kuzeyden Alman(Kutsal Roma-Cermen) İmp.  Şarlken Fransayı tehdit ederken, aşağıdan Akdeniz’de Venedik ve İspanyol donanması Fransa’yı taciz etmektedir. Fransa adeta alttan ve üstten bir grup çalışması içindedir.

Bu sırada Fransa kralı Kanuni’den “Koru beni erkeğim” şeklinde yardım ister. Kanuni’de Fransa eyaletini korumak için Barbaros Hayrettin Paşa’yı ve ekibini Fransa’nın Liman kenti olan Toulan’a yollar. Osmanlı Donanması ve berberindeki binlerce yeni çeri Fransa’nın Toulon şehrinde kışı geçirirler. Şehir Osmanlı askerleri için boşaltılır, Toulon Katedrali’de Camiye dönüştürülür. Osmanlı parası kullanılmaya başlar.

(Barbaros Hayrettin’in 1543 yılında Toulon limanına gelişini anlatan minyatür)

Askerler Toulon şehrindeyken, Barbaros Hayrettin Paşa’da Akdenizde İspanyollar’ın eline vermektedir. Bir kaç yüz tane İspanyol gemisi batırıp, Fransa’ya yakın olan staratejik adaları ele geçirir ve Fransızlara bırakır.

Osmanlı ordusunun Toulon’da konuşlandığını gören Şarlken ise Fransayı işgal etme planlarından vazgeçer. Fransayla Akdenizde yapılan anlaşma sayesinde Almanlar’ın Akdenize inme hayali son bulmuştur.

(O kış camiye dönüştürülen Toulon Katedrali)

Konu hakkında, Halil İnalcık, Osmanlılar, adlı eseri tavsiye ederim.

O kitaptan bir bölüm;

Akdeniz’de Osmanlı-Fransız İşbirliği

Osmanlı, Venedik’le nihayet barış yapmış (Ekim 1540) ve bu devleti Fransız-Osmanlı ittifakına davet etmişti. Süleyman, karada Şarlken’in kuvvetlerine karşı yeni bir sefere karşı çıkarken (1541), Barbaros denizde Fransız donanmasıyla işbirliği yapmaktaydı. Andrea Doria kumandasında İmparatorun güçlü donanması karşısında Fransız donanması, Ancak Barbaros’un işbirliğiyle dayanabilmekteydi.

Kayde değer ki, Hıristiyan Avrupa karşısıdna İmparator ve François karşı karşıya bir propoganda savaşı yapmaktaydılar. Şarlken Fransa’yı, Hıristiyanlığın büyük düşmanı ile ittifak etmek ve Hıristiyanlığa ihanet etmek ile suçluyor, bu maksayla Fransızca risaleler bastırıp dağıtıyordu. Fransız kralı ittifakı yalanlıyor, Osmanlı divanı ile gizli görüşmeler daima şifahi olarak yürütülüyordu. François ile Şarlken arasında bu propoganda savaşı asıl Almanya’daki Cermen prenslerini hedef alıyordu. Şarlken, Osmanlı’ya karşı bu Cermen prenslerin askeri yardımını sağlamak için büyük çaba gösteriyor, François ise Süleyman’ı teşvik eder hareketlerden kaçındığını ilan ediyordu. François Nürnberg’de toplana Alman prenslerine gönderdiği bir mektupta (9 Ocak 1543), (Charriere,I,558-59) “La république chrestienne” dediği Batı Hıristiyan dünyasının birliğini vurguluyor, kendisinin Türk tehlikesine karşı 30 bin kişilik bir ordu ile katılmayı vaat ettiğini hatırlatıyordu. Osmanlı sultanı ile “ittifak veya işbirliği” (allianca or socciété) değil, ancak geçici ateşkes yaptığını beyan ediyordu. Şarlken ise, Kral’ın saldırıları yüzünden Türklere karşı savaşı sürdüremediğini ve onun Sultanı kışkırttığını söylüyordu. Kral, bunları reddederek Şarlken’in şöhret düşkünlüğü ve ihtirası yüzünden Türkleri saldırıları ile tahrik ettiğini ileri sürüyor ve sonunda François, Cermen prenslerine vaatte bulunarak Trés Chrétien ünvanının gerektirdiği gibi Türklere karşı Almanya ile beraber olacağına söz veriyordu. Gerçekten kral, Şarlken ile aralıkla yaptığı barış antlaşmalarında Haçlı seferlerine katılmayı vaat ediyordu. Tüm propogandalara rağmen asıl mücadelenin Avrupa’da üstünlük mücadelesi olduğundan kuşku yoktu.

Barbaros Hayreddin Paşa Toulon’da (1543)

1543 baharında Sultan Süleyman, tekrar Macaristan üzerine yürümek üzere İstanbul’dan hareket ettiği zaman Barbaros kumandası altında Osmanlı donanması denize açılacak, İtalya savaşları ve Osmanlı-Fransız ittifakının, çok ilginç yeni bir aşaması başlayacaktı.

Süleyman, François’nın ikiyüzlü politikasını biliyordu ve mektuplarında kralı bu iki taraflı oyundan caydırmaya çalışıyor, fakat sonunda anlayışlı davranarak fazla sıkıştırmaktan kaçınıyor, her şeye rağmen Hıristiyan dünyasaını parçanlanmış bir halde tutan bu değerli ittifakı bozmak istemiyordu. Barbaros donanması ile o yaz İtalya sahillerine vardı, Roma’da Papa korku içinden François’dan aracılığını istedi. Bunun üzerine Hayreddin donanma için gerekli erzakı para ile aldı, Papalık topraklarına saldırmaktan kaçındı. Anlaşmaya göre, Barbaros Fransız sularına girdiği andan itibaren donanma içing erekli erzak Fransızlar tarafından karşılanacaktı. Donanma, 20 Temmuz 1453′te Marsilya limanına ulaştı. Osmanlı donanması, 110 kadırga, 40 Fusta(küçük kadırga), 3 büyük yelkenli köke’den oluşmaktaydı. Barbaros, şehri top ateşi ile selamladı. Kapudan-i Derya, Marsilya’da görkemli bir merasimle karşılandı. Onun şehre geleceğini duyan halk uzak yerlerden koşup gelmiş, bu efsane korsanı yakından görmek için sabırsızlanıyordu. Şehir büyüklerinin verdiği ziyafette Barbaros taht gibi bir koltukta Fransızların merak dolu gözleri önünde azametle oturuyordu.

François, Kuzeyde Flandre’da Şarlken’e karşı savaşırken, Osmanlı donanmasının Fransız donanmasıyla birlikte gidip Nice şehrini zapt etmelerini istedi. Doria, onları 140 gemisi ile bekliyordu. Şarlken, Cenova’daydı. Bu arada Nice üzerine giden 4 Fransız kadırgası düşman eline düştü. Barbaros ertesi yıl harekata devam için kışı Fransa’da geçirmenin zorunlu olduğunu Sultana bildirdi. İstanbul ile Paris aarsıdna elçiler gidip geldi, yapılan görüşmeler sonunda Osmanlı donanmasının Toulon liman şehrinde kışlamasına karar verildi. François, aynı zamanda Osmanlı donanmasının erzak ihtiyacının ve tayfaya maaşlarının Fransa tarafından karşılanacağına söz vermişti. Sultan, bu donanmanın yapımı için 1.200.000 altın düka harcamıştı (bu dönemde Osmanlı Devleti’nin tüm bütçesi 9 milyon düka idi). Fransız deniz tarihçisi La Ronciére’in itiraf ettiği gibi Barbaros, Toulon limanına vardığı zaman hazırlıklar noksandı. Şehrin tüm halkı Osmanlıların yerleşmesi için boşaltılmıştı. İstanbul’dan kış koşulları altında erzak vs. gelmesi imkansızdı. Sayısı 30.000′i bulan Osmanlı donanma efradının beslenme ve maaş sorunu Fransız makamları ile tatsız tartışmalara neden olacaktır. Fransız makamları Türklerin gereksiz yere para sızdırmak çabasında olduklarını ileri süreceklerdir. Bazı Fransız kaynakları kuşatma sırasında Osmanlıların yağma yaptıklarını söyleseler de, başka Fransız kaynakları Türkler arasındaki itaat ve disiplini övmüştür.

Nice şehri o zaman Savua dukasına ait olup Şarlken’in himayesi altındaydı. Osmanlı-Fransız birleşik donanması şehri bombardıman ateşine tuttu. Donanmada hazır bulunan Fransız elçisi Polin binaların yıkılmaması için Hayreddin’den güvence istedi. Barbaros buna dikkat etti. Sıkışık durumda savunucular, bir ara, Polin’e Osmanlı askeri çekilirse, teslim olacaklarını bildirdiler. Osmanlılar çekildi fakat Fransızlar tekrar savaşa başaldılar. Barbaros, Fransızların güvenilir olmadığından ve gevşekliğinden hiddet içindeydi. Fırtına yüzünden donanmasını alıp yakındaki bir adaya çekildi. Bu arada, Eylül ayında Doria donanma ile Nice’nin yardımına koştu ise de, Barbaros’un karşısında çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı donanması harekat sahasından çekilmeden Nice etrafındaki birçok kalenin itaatini sağlayarak Fransızlara teslim etmiştir. Harekattan sonra Barbaros donanma ile kışlamak üzere Toulon’a vardı (9 Ekim 1543). Şehir 8 Eylül’de boşaltılmış bulunuyordu. Her şeyin değeri tespit edilmiş ve şehir meclisi Türkleri beslemek için sadece 20.000 altın tahsisat ayırmıştı. İstanbul ile Barbaros arasındaki yazışmalarda, Sultan’ın donanmanın güvenliği için kaygı içinde olduğu anlaşılmaktadır. Kış yaklaşmakta olduğundan donanmanın dönmesi imkansız gibiydi. Uzun yolculukta tayfanın beslenmesi en güç işlerden biriydi.

Genelde Osmanlı donanmasına sadece altı aylık sefer için lojistik ihtiyaçlar sağlanırdı. Bu yüzden Sultan, kral ile yapılan görüşmelerde Toulon’da erzak ve maaşların Fransa tarafından sağlanmasının bir antlaşma ile güvence altına alındığına inanıyordu.

Sultan Macaristan seferinden 14 kasım 1543′te İstanbul’a dönmüş ve Barbaros’tan durum hakkında haber almıştı. Süleyman, François’ya ya erzak ve maaşlar konusundaki antlaşmayı hatırlattı ve Macaristan’daki zaferleri hakkında bilgi verdi. Bu Macaristan seferinde Süleyman, birçok kaley, bu arada Şikloş, Estergon, İstolni-Belgrad ve Tata kalelerini zaptederek, orta Macaristan fütuhatını tamamlamış bulunuyordu.

Osmanlı denizcileri Toulon şehrinde ve çevredeki evlere yerleştirildiler. Kral yöre halkına on yıl vergi bağışıklığı vermiş bulunuyordu. Bununla beraber 30.000 kişiye erzak bulmak için büyük güçlüklerle karşılaştı. Barbaros, yerel Fransız tüccarından borç almak zorunda kaldı. Osmanlı donanması, Nice’i alamadıysa da, o zamanki Fransız elçisinin raporlarına göre, Osmanlı işbirliği sayesinde Güney Fransa bir saldırıdan korunmuş bulunuyordu. 1544 baharında harekat yeniden başladı. Barbaros, İspanya kıyılarına 22 gemilik bir donanma göndererek saldırdı ve kendisi donanmanın büyük kısmı ile Sardinya ve Korsika adaları üzerine yürüdü.

1544 harekat planı, Korsika’nın zaptı, Sardunya’ya saldırı ve İmparator kuvvetlerinin Tunus’tan atılması noktalarını içeriyordu. Osmanlı amirali, Fransızların düşmanla anlaşmasından ciddi olarak kuşkulanmaktaydı. Erzak ve maaş sağlanmadığından, İtalya sahillerine yaptığı akınlarda ahaliyi esir edip arkasından fidye ile satma yoluna başvurdu. Bütün bu anlaşmazlıklara rağmen Süleyman, ittifaktan çekilmeyi düşünmüyordu. Barbaros, Fransızların ricası üzerine Papalığa ait topraklara saldırmaktan kaçındı. O zaman Fransız elçisi Maurand’ın yazdığına göre, Akdeniz kıyılarında Barbaros’un saldığı korku o dereceydi ki, donanmanın sadece görünmesi üzerine kaleler teslim oluyor ve Osmanlı denizcisi bu kaleleri Fransızlara devrediyordu. Şarlken’e bağlı olan Napoli krallığındaki kalelere saldırılar yapıldı, binlerce esir alındı, şehirler yakıldı. Sonunda Ağustos ayında Kapudan-i Derya, Fransız elçisi polin yanında olduğu halde İstanbul’a ulaştı. Süleyman, Eylül’de François’nın bir kez daha Şarlken ile barış yaptığını öğrendi. Fransız kralı tekrar tekrar müttefikine ihanet etmiş ve düşmanla birleşme vaadinde bulunmuştu. Bununla beraber François, Sulatn ile ittifakını devam ettirmeye büyük önem veriyordu. Kral, Şarlken ile Osmanlılar arasında barış için aracılık önerisinde bulundu. O zaman böyle bir barış sultanın da işine geliyordu. Bu tarihte Osmanlı Divanı, İran Safavileri ile bir savaşı gerekli görmekteydi. Osmanlıların temel stratejisi, doğuda ve batıda aynı zamanda savaşmaktan kaçınmayı gerektirir. 1545′te Şarlken’in Viyana’daki kardeşi Arşidük Ferdinan ile 18 aylık bir mütareke imzalandı (10 Kasım 1545). Görüşmeler iki yıl daha sürdü ve sonunda Sultan Şarlken ve Ferdinan ile beş yıllık bir barış antlaşması imzaladı (19 Haziran 1547). Arşidük Ferdinan bazı yerler için yılda 30 bin altın ödemeyi kabul etti. François, Papa ve Venedik bu mütarekeye dahil oluyorlardı. Kral barışın devam etmeyeceği düşüncesindeydi. Şarlken’e karşı savaşlarında iflas durumna gelen François, bu arada Osmanlı Devleti’nden 300.000 altın borç istedi.

Ünlü Fransız tarihçilerinden Hules Michelet, Fransa Tarihi adlı ünlü kitabında, Barbaros’un Fransız donanması ile işbirliğinden söz ederken aynen şunları yazıyor: ” Katolik Fransa… korsanların, esir tacirlerinin bayrağını, İslam’ın sancağını izlemiştir. Genç Duc d’Enghien, Barbaros ile ittifak halinde Nice şehrini kuşatmış ise de bir sonuç alınamamıştır. Cezayirliler (Barbaros’un Türklerini kastediyor) yağma ve insan avcılığı ile bunun karşılığını koparmışlardır. Toulon’da ve Provence’de yerleşen Türkler sadece yerli kızları ve kadırgaları için kürek esirleri toplamışlardır. Ertesi yıl yine büyük bir tahrip harekatında Tuscany’de 6000, Napoli Krallığı’nda 8000 kişiyi esir almışlar, bu arada da özellikle Sultanın haremi için İtalyan manastırlarından 200 bakire kızı toplayıp götürmüşlerdir.” 19. yüzyıl Fransız tarihlerini gözden geçirdiğimiz zaman genellikle daha çok V. Karl’ı destekleyen ifadeler buluruz. Onlar Sultan’la ittifakı kötülemişlerdir. Oysa, 16. yüzyıldaki Fransızlar bu ittifakı hiç de böyle yorumlamıyorlardı.

1542′de Venedik’e elçi olarak gönderilen Jean de Montluc’ün orada yaptığı konuşmada ileri sürdüğü noktalar dikkate değer. Montluc’e göre Hıristiyanlığın başına gelen bütün tahribat ve musibetlerden İmparator sorumludur. O, bizzat İmparator ile kardeşi Ferdinand’ın İstanbul’a elçiler göndererek Süleyman ile gizli görüşmeler yaptıklarını ve Habsburgların “Büyük Türk”‘e yıllık haraç ödediğini hatırlatmıştır. Montluc, ” verilen 30bin altın Hrıstiyanlığa karşı bir destek olmuyor mu?” sorusunu soruyor ve Sultan ile ittifakın siyasi anlamda zorunlu bir hareket olduğu üzerinde duruyordu. Fransa elçisi bir tarihi olayı da anımsatıyordu. Milano dukası Ludovico Sforza vaktiyle İtalya’daki rakiplerine karşı sultan II. Bayezid’in kuvvetlerini kullanmıştı. Keza o dönemde İmparator Maxmillian’ın Türkleri Fransa’ya karşı kışkırtmış olduğunu da buna ekliyordu. İmparator askerinin 1544′te Venediklilere karşı yaptığı zulümleri hatırlatarak şunları söylüyor: ” Bizim dinimize yabancı askerlerden(Türklerden) oluşmuş bu büyük ve güçlü ordu, efendimiz Fransa kralına yardım için gönderilmiştir. Herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikayet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. Geçimleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır.” Fransız elçisi o tarihte Avrupa’da yepyeni bir kavramın, devletler arasında denge kavramının egemen olduğu konuşmasında açıkça ifade etmiştir. Ona göre, İmparatorun adamları, efendilerinin Fransa’ya karşı saldırısını haklı göstermek için Fransa kralının Sultan ile ittifakını bahane etmektedirler. İmparator, Hıristiyanlık davasını yaparken, öbür taraftan Papaya karşı bir heretik ve asi olan İngiliz kralı VIII. Henry ile ittifak etmekten çekinmemiştir. Keza İmparator, Protestan Alman prensleri ile birlikte hareket etmekte bir sakınca görmemiştir. Polin’in söylediği bütün bu durumlar, Avrupa diplomasisinde o zaman nasıl yeni bir durumun ve kavramın, siyasi denge politikasının egemen olduğunu göstermek bakımından ilginçtir; Müslüman Sultanı ile ittifakın çağdaşları tarafından bir denge politikası icabı gibi yorumlanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Osmanlı Divanı da bunu böyle anlamaktadır. İslam ve Hıristiyanlık bir propoganda, bahane gibi kullanılmaktadır. Süleymanname’ de bu ittifak hakkında Osmanlı görüşü ise çok ilginçtir. Bu kaynağa göre, ” İmparator, Kayserlik, yani tüm Avrupa’nın başı olmak iddiasıyla Fransa’yı Müslümanlara karşı ittifaka zorlamış, bu nedenle İslam’ın sultanı Süleyman’ın Fransız kralı ile ittifakı bir zorunluluk halini almıştır”, denmektedir. Eğer Fransa bu ittifaktan cayarsa, bütün Hıristiyan dünyasının Osmanlılara karşı tek bir cephe halinde birleşmesi kaçınılmaz olur. O zaman Osmanlı tarihçisinin görüşü, Osmanlıların da Avrupa’da bir güçler dengesi politikasını izlemek zorunda bulunduklarını açıkça ifade etmekte; Osmanlıların, Hıristiyan bir devletle ittifakını, onların askeri yardımla desteklemeyi bir realpolitik gereği gibi gördüklerini göstermektedir.

Fransız sarayı o zaman Osmanlı sultanını, “dünyadaki en büyük hükümdar” olarak görmektedir. (Pierre de Bourdeille, Qeuvres complétes, ed. Ş. Lalanne, vol. XI. 179. İsom-Verhaaren’in doktora tezindeki notu), Kral François, Venedik elçisine Avrupa devletlerinin bağımsızlığını güvence altına alan tek gücün Osmanlı padişahı olduğunu itiraf etmiştir. 1559′da İtalya Harpleri’ne son veren Ceteau- Cambrésis abrış antlaşmasına kadar FransızKralı II. Henri (1547-1559), Osmanlılar ile ittifak siyasetinin temel taşı saymış, askeri destekle beraber, Türkiye’den önemli miktarda mali destek almıştır. Habsburg üstünlüğüne karşı Osmanlı ittifakı, Fransa’nın vazgeçilmez geleneksel bir siyaseti olmaya devam edecektir. Tabii, bu ittifaktan Osmanlılar da büyük yarar sağlamaktaydı. Çağdaş Osmanlı tarihçisi Sinan Çavuş’un belirttiği gibi, Avrupa Hıristiyanlığının parçalanmış durumda kalması, Papa ve İmparatorun tasarladıkları bir Haçlı saldırısının önlenmesi, Osmanlıların Avrupa politikasının temel prensibiydi.

Agharta 010 – TurcoPole

TURCOPOLE nedir?
Türkopol (Yunanca: Τουρκόπουλοι, Türk oğulları) Haçlı Seferleri döneminde Haçlılar tarafından paralı asker olarak tutulan özellikle süvari okçuluğunda yetkin Türk kökenli paralı askerlerdir.

İlk Haçlılar Birinci Haçlı seferi için Anadolu topraklarına geldiklerinde Türkopolleri Bizans ordusu içinde görürler. Bu birlikler anne babaları Türk ve Yunan olan kişilerden oluşmuştur. Bazıları Hıristiyan olmakla beraber aralarında Müslüman olanların da var olduğu bilinmektedir. Bu dönemde kurulan Haçlı devletleri de hafif süvari olarak Türkopolleri kullanacaktır.

Haçlı devletleri çoğunlukla Hıristiyanlığı seçmiş Selçuklu Türkleriyle Suriye bölgesindeki Ortodoks Hıristiyanları paralı asker olarak tercih etmiştir. Türkopoller Kutsal Topraklarda hafif süvari olarak yardımcı birlikler olarak Müslüman Ordularına karşı kullanılmıştır. Batılı şövalyelere göre daha hafif zırhları olan Türkopoller daha hızlı hareket edebiliyor ok, mızrak gibi silahlar kullanıyordu. Hafif bir zırhlı yelek ve sivri metal başlık giymekteydiler.

Çeşitli ordularda yer almalarına rağmen Türkopoller şövalyelerden daha düşük bir sınıf olarak kabul ediliyor ve bu yönde kimi sınırlamalara maruz bırakılıyorlardı

1187 yılındaki Hıttin Muharebesinde yenilen Haçlı Ordusu içinde 4 bin Türkopol askerin yer aldığı iddia edilse de[3] bu sayının abartılı olduğu düşünülmektedir.


Akka’nın düşmesinden sonra Kutsal Topraklar’dan ayrılan Türkopollerden Tapınak Şövalyeleri ile birlikte olanlar Kıbrıs’a, Hospitalier Şövalyeleri bünyesinde olanlar Rodos ve Malta’ya gitmiştir.

Türkopollerin, Türkopolcü adı verilen ayrı bir liderleri olurdu, bu kişi muharebe sırasında tüm Türkopol birliğine komuta ederdi. Tapınak Şövalyelerinin komuta kademesi mutlaka paralı askerlere ve özel olarak da Türkopollere komuta eden bir komutanı içerirdi.[5] Tapınak Şövalyelerinin Büyük Ustasının mutlaka bir Türkopol tercümanı olurdu.

Bu dönemde Haçlılarla yoğun bir şekilde savaşan Müslüman Memlûkler Türkopolleri hain olarak değerlendirir ve esir edilenleri derhal öldürürdü. Töton Şövalyeleri bünyesinde hafif süvarilere Türkopol denmiştir.


Günümüzde artık Malta Şövalyeleri olarak anılan Hospitalier Şövalyeleri içinde halen bir Türkopol sorumlusu bulunmaktadır.

Gorsan Vcd – 9 Rota

Bu bölümde yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. İzlediğim alternatif filmleri sizlere tanıtmayı planlıyorum.
Efendim Amerikan yapımı savaş filmlerinden bıktım, uçmalı kaçmalı sahneler güzelde, Hollywood bende ishal yapıyor diyorsanız. Size 2005 yılı Rus yapımı bir film tavsiyesinde bulunacağım. Malumunuz Sovyet Rusya 1979′da Afganistan’ı işgal etmiş, 10 yıl boyunca süren savaşta çok büyük kayıplar vererek 1989′da Afganistan’dan kaçmıştı. Bu savaşın ağır yükü altında ezilen Sovyetler kısa bir süre sonra batmış ve dünya farklı bir atmosfere bürünmüştü.

9 Rota yani 9.Bölük filmide Afgan savaşını Rusların gözünden anlatan bir film. Her ne kadar Rus milliyetçiliğinden izler taşısada olaylara objektif baktığını söyleyebilirim.

Koskaca Sovyet coğrafyasının dört köşesinden toplanan gençlerin önce eğitimi sonra ise savaş sahneleri Hollywood tarzında anlatılmış. Filmde biraz “Full Metal Jacket” havası sezilsede sonuçta bir Rus filmi olduğunu belli ediyor.

Efendim filmde duygusal sahneler ağır bassa da, genel itibarı ile savaş sahnelerinin gerçekçiliği ön planda diyebiliriz. Sıkı eğitim alan gençlerin bir uç karakolda yedikleri baskını çıplak bir gözle anlatmış.

Filmden aklımda kalan bazı replikler şöyle;

“Afganistan’da savaşı kimse kazanamaz”

“Bu ülkede, 30 dan fazla Türkçe konuşulmaktadır”

“Haram onlar için çok önemlidir”

“Afganistanlılar kadınlara çok önem verir”

Efendim film mükemmel olmasada, farklı ülke sinemalarını merak edenler için ideal diyebilirim.

Genel itibarı ile filme verdiğim puan 7.0/10

Agharta 007 – Shriners

Bu konuyu ilk defa  http://bostanciogludevran.wordpress.com/ adlı blogta okumuştum. Orada harika bir yazar vardı, yanılmıyorsam Armariel diye bir nick kullanıyordu. Yazının bazı bölümlerini onun yazdıklarından aldım. İlk defa o gündeme getirmişti bu konuyu, bende biraz araştırma yaptım ve ilginç bilgilere ulaştım.

“Shriners” yani tapınakçılar bir çeşit mason locası fakat onları farklı kılan şey ise ortodoğuya has figürleri ve sembolleri kullanmaları. Mesela üyeleri her zaman fes giyiyorlar. Kullandıkları semboller arasında hilal ve yıldız da var. Bir çok çocuk hastenesine sahipler ve her yıl eğlenceli gösteriler yapıyorlar.

Shriners Locası Logosu

Ritüellerinde taktıkları feslerden, düşünsenize masonlar ama fes takıyorlar :D

Tarihçesine göz atacak olursak,

“Bu mason locası 1870 yılında New Yorklu Masonlar olan , Walter M. Fleming ve William J. Florence tarafından kurulmuştur. Florance Marsilya seyahati sırasında bir Arap diplomat tarafından bir partiye çağrılır ve partide yapılan eğlencelerden çok hoşlanır. Cezayir ve Kahire gezileri sırasında bazı Müslümanların (tahminen İsmaililer) ritüelleri çok hoşuna gider. 1870 yılında New York’a döndüğünde konuyu Fleminge açar ve Shriners Locası kurulmuş olur. Shriner locasının kurulmasının bir amacının da klasik masonluktaki aristokratik yapının yerine daha eğlenceli ritüellerin gerçekleştirilmesi olarak da değerlendirilir.

Shriners locasının kurucuları

1872’de sadece 43 Shriners üyesi bulunmaktaydı. 1876 ‘da Mecca Temple (Mekke tapınağı) toplantısında adlarını “Ancient Arabic Order of the Nobles of the Mystic Shrine”, Mistik Tapınağın Soylularının Antik Arap Düzeni, olarak belirlemişlerdir. Sayıları hızla artmıştır;

 1878’de 425 üye, 13 tapınağa ,

1888’de 7210 üye 48 tapınağa,

1900 yılında ise 55 000 üye ve 82 tapınağa ulaşmışlardır.

                İlk başlarda sadece İskoç Riti veya York Riti üyelerini kabul ederlerken son yıllarda her türlü masonun locaya girişi kabul edilmiştir.   

                Shriners locası üyeleri üzerinde simgeleri bulunan fesler giyerler. Yaptıkları localarını Mosque yani cami  veya olarak isimlendirirler.  İslam’a özgü olan şehir isimlerini ve terimlerini kullanmaya çalışırlar. Günümüz Shriners üyelerinin vakıf amacıyla kurdukları bir çok çocuk hastanesi vardır. Her yıl küçük araçlarla eğlenceli yarışlar düzenlerler. ” (Kaynak: Armariel adlı yazar)

Shriners locasının bir çok çocuk hastanesi bulunmaktadır

Logolarında cami ve piramit de bulunmaktadır. Toplantı yerlerinin adlarını “Mosque” yani cami olarak adlandıryorlar. Bazı salonlarının adı Mekke, Medine, Halep gibi isimler taşıyor.

Ritüelleri sırasında mutlaka fes giyiyorlar

Amerikanın bir çok yerinde hastahaneleri mevcut

Her yıl küçük araçlarla etkinlikler düzenliyorlar

Justin Timberlake adlı ünlü şarkıcıyı da açılışa çağırmışlar. Amerika’da ünlü olmak isteyen tüm gençlerin mutlaka mason localarına uğraması gerekli. Aslında tüm dünyada böyle oluyor. Medyada aniden poh pohlanan bir genç sanatçı varsa arkasında mutlaka bir güç olmak zorunda.

Buda açılışın afişi

Justin açılışta çocuklarla ilgilenirken

Açılıştan sonra Justin Timberlake’in In Time adlı filmde başrolü kaptığı görülmektedir.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.